Bugün sokaklara, caddelere iyi bakın...
“Yarın ne olacak” sorusuna yanıt verecek size meydanlar...
O küçük kız...
Elinde küçük bayrağı olan o minik oğlan...
O gözünde yaşlarla cumhuriyet şarkılarımızı söyleyen kadın...
O delikanlılar...
O el ele tutuşmuş üniversiteli kızlarımız...
Hepsi...
Hepsi bir yanıttır...
*
“Yarın ne olacak?”
Bu 19 Mayıs bir cevap gibi...
*
Çoktandır başını kaldırıyordu Türkiye...
Sözler değişiyor, bakışlar farklılaşıyor, tepkiler yükseliyor, ses çoğalıyordu...
Söylüyordum baharda size:
“Çağdaşlık nehir gibidir...
Tersine akmaz nehir...”
Cemre düştü...
Kar taneleri eridi...
Bugün sokaklara, caddelere, meydanlara bakın...
Göreceksiniz nehri...
*
İlk belirti 1 Mayıs’tı...
Toplumbilimciler, siyasi gözlemciler, on yıllık bir istiladan ve yıkımdan sonra, o gün vatanda neler olduğunu anlamışlardı...
Nehre doğru yola çıkmıştı bir kez, kar taneleri...
*
Bugün 19 Mayıs...
İyi bakın...
Cumhuriyet tarihimizin en anlamlı bayramı olacak bugün...
On yıldır; Atatürk’ü silmeye kalkan... Cumhuriyetimizi kendi çağdışı kafasına uydurmaya çalışan... İlkelliğinin önünde durmaya çabalayan kim varsa yok etmeye bakan... O kin ve nefret istilasına karşı yanıttır gördüğünüz...
*
Eline geçirdiği devlet gücüne rağmen, o küçük oğlan bayramını kutlayacak...
Küçük kızın elinde küçük bayrağı olacak...
Saçlarını toplayıp yürüyenlere katılacak anneler...
O gençler, özgürlük şarkılarımızı söyleye söyleye Mustafa Kemal‘i Samsun’da yeniden karşılayacaklar...
Ne yaparsan yap...
Baş kalkacak...
Göz açılacak...
Hani uykudan uyanır gibi...
*
Bugün 19 Mayıs...
Kutlu olsun...
Bakın pencereden...
Göreceksiniz nehri...
Ahlaksız
Vatan haini
Kalleş
Tecavüzcü
Salak
Pespaye
Kepaze
*
Tiksiniyorum.
*
İğrenç, katil, cani, suç şebekesi, ahmak, kafatasçı, namussuz, millet düşmanı, vicdansız, zalim, lekeli, utanmaz, ikiyüzlü, onursuz, çürümüş, sefil, palavracı, köle tüccarı, çarpık, yamuk, sakat, kanunsuz, zihinleri travmatik, lanetli, haddini bilmez, terbiyesiz, din sömürücüsü, beyinsiz, korkak, yüreksiz, kendilerini padişah sanıyorlar, mezhep kışkırtıcısı, iftiracı, komik, kaypak, kirli dolaplar çeviren kafa, pişkin, suratsız, suçlu, bunlar orada oturduğu sürece rahat uyuyamayız, sahtekar, mafya, çete, kirli tertip, şaşı, kör, bombadan tehlikeli, gırtlağına kadar çamura batmış tipler,
iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.
*
Dinsiz.
*
Kalender Orduevi’nin bahçesinde yemek yiyenleri izledim. Çok tuhaftı. Hepsinin yüzünde sert, snob, hizaya sokmaya hazır ifade vardı. Kaş kavisleri, dudak çizgileri, hep o üstten, ayrıcalıklı, kıymeti, kudreti, kerameti kendinden menkul hali vurguluyordu. Sanki vazife başındaydılar, hazıroldaydılar. Hemen diplerinden denize atlayan gençlerden de, kaldırımda sevgilisiyle el ele yürüyen pardösülü kızdan da tiksiniyorlardı herhalde... Olsa bir sopa ellerinde, hepsini nasıl da hizaya sokarlardı. O ifadeler, masum değil. Orduevi misafirleri, akrabası bulunanlar bile yukarda görüyor kendini bizden ha? Vay be!
*
Utanılan meslek.
*
Türkiye bağırsaklarını temizliyor, Onuncu Yıl Marşı’ndan nefret ediyorum, Patagonya ordusunun zavallı generalleri, Yunan ordusu gibi, Sırp katillerinden farksız, Allah’ın evini bombalayacaklar, millete ateş açacaklar, lağvedilsin, muz cumhuriyeti paşası.
*
Yazdılar...
Paşa rahatsız olmadı.
*
Türk basınının onuru, değerli büyüğüm Bekir Coşkun’dan rahatsız oldu paşa.
Tahrik oldu.
*
NOT:
İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde eğitildi. Rottweiller cinsiydi. 150 testten geçti, narkotikte uzmanlaştı, 20 haftalık
kursu birincilikle bitirdi, polis teşkilatına katıldı. Gümrüklerde görev yaptı, Diyarbakır’da en tecrübeli polisler bile şüphelenmezken, bulaşık makinesi içine zulalanan kokaini yakalayarak efsaneleşti, Adana’da 75 kilo eroini enseledi.
Geçen ay...
Samsun’da Türk Polis Teşkilatı’nın 167’nci kuruluş yıldönümü vesilesiyle, zihinsel engelli çocuklarımız için gösteri yapıldı, en büyük alkışı o aldı. Adı ne? Paşa.
ÇOK ÖZLEDİM
Giriş Öncesi Not: Bu yazıyı okuyacak genç arkadaşların yazıyı anlayabilmeleri için 78 Kuşağından birini bulup onunla okumalarını tavsiye diyorum…
At izi il it izinin bir birine karıştığı, kimin kime vurduğu, kimin kimden intikam almaya çalıştığının anlaşılamadığı, toplumu yönetenlerin yönettikleri toplumu iki böldükleri, yazarını, sanatçısını, siyasetçisini, sporcusunu, askerini içeri tıkıp özel mahkemeler eliyle özel muameleye tabi tuttukları bu günlerde strese girdikçe, mutlu mesut çocukluk günlerimi özledim.
Düşünüyorum da gerçekten mutlu mesut yıllardı yetmişli yıllar. Çok özledim çoook..
Gaz lambasının ışığında anamızın, biryandan “cehre eğirirken” anlattığı, çoğunlukla korku dolu hikayeleri özledim.
Altı kardeş tek odada yatmayı özledim. Kavga ettiğimizde anamın “teleyin gargudu” ile tırpıştırmasını özledim.
Kışın gece yarılarına kadar aralıktan suyun başına kadar “hızeh” kaymağı özledim.
Baharda çelih-çubuk oynayıp, kaybedince ceza olarak taa napzarlardan caminin yanına kadar hacceee çekmeyi özledim.
Birçok oyunda İki-üç kişiye karşı “men ve alagarnım bir” olup mücadele etmeyi özledim. Hele kaybettiğimde “hele alagarnım sağdı” diye cığızlanmanın keyfini acayip özledim.
Yazın gazoz kapağı, aşık yada misket oynamağı özledim.
“Tapan tapana vermez” ilkesiyle bulduğumuz bir şeyin sahibiyle didişmeyi özledim.
Edilin (rahmetli) hırmanında ve basmanın üstünde geç saatlere kadar top oynamayı çok özledim.
Tek kale maç yapmayı özledim.
Kereyağı (tereyağı değil) sürülüp üstüne azıcık şeker ufalanan yarım tendir ekmeklik “yahmacı” özledim.
Gurudu, goyudu, mediği, hediği, kımıyı, özeği, kovuğu, adoyulu, yemliği, emliği özledim. Birde kereyağa yumurta gayğanağı ile çürk kuymağını çok özledim.
Hengeli, haşılı, kaymağı, kuymağı, keteyi, neziyi, feselliyi özledim.
Heriği, hozanı, tırpanı, dirgeni, dırmığı, pulunu özledim.
Baharda öküz ya da atın çektiği “tapana” harmanda “geme” binmeyi, çift ekerken öküzün boyunduruğuna binip “hodağlık” etmeyi özledim.
Yaylaya öküz “fırğını” ile gitmeyi, garayokuşun başında mola vermiyi, mola yerinde kaymak çiçeği toplayıp yemeği özledim.
Mehlenin kadınlarının arhaçın mahsulünün paylaşımı sırasında anlaşmazlık tartışmalarını gülümseyerek izlemeyi, “tetan” toplamayı, toplanan tetanı “şele “ yaparak yaylaya getirip akşam sobada yada tendirde yakmanın keyfin özledim.
Kuzu otarmaktan gelince ıslanmış ayaklarımı sıcacık tendire sallayıp uyuklamayı çok özledim.
Kaz kırğın zamanı yaşanan heyacan, işbirliği ve ilk pişirilen çiğer, üreh ve pöteveyi özledim.
Vedireleri, küzeleri ve çiğindirikleri ile su götürmeye gelen köyün kızlarına görünebilmek için su başında gruplar halinde volta atan delikanlıların saflıklarını özledim.
Sizlerde özlemediniz mi arkadaşlar. Hangi kuşak daha şanslı ve mutlu acaba? Biz mi dijital kuşak mı?
Bütün Suharalıları çok özledim.
Sevgi ve Hürmetlerimle
Talat Kanbir
Ocak 2012 Antalya

Konuyu biliyorsunuz yardım gemisine yapılan insanlık dışı saldırı
Yahudi halkı tanrının ayrıcalıklı şımarık çocukları(kuran-ı kerimin bakara ayetleri öyle diyor).
İsrail devleti orta doğunun küçük Amerika sı ABD;nin kan-kası Türkiye cumhuriyeti 1950 den bu yana sağ iktidarlar tarafından küçük Amerika olabilmek için takla üstüne takla atıp duruyorlar.Başbakan R.T.E Obama;nın kan-kası yani İsrail ile sayın başbakan kankanın kan-kası.tüm bu sıcak ilişkilere rağmen başbakan Erdoğan İsrail devletinden yaka silkiyor.yandaşlarına şirin görünmeye çalışıyor.oysa gerçek bunun tam tersidir.başta başbakan olmak üzere AKP yönetimi bu olayların baş sorumlusudur.şimdi sade bir vatandaş olarak soruyorum siz İsrail devleti ile anlaşma yaparak mı oraya yardım götürüyorsunuz;hayır,üstelik İsrail devletinin tüm uyarılarına ve yardımın Filistin halkına ulaşmasında farklı yolların bulun masına rağmen siz AKP olarak bu seçeneklerin hiçbirini değerlendirmiyorsunuz .sırf siyasi gösteriş ve tabanınıza hoş görünmek için bu yola baş vuruyorsunuz.İsrail devletinin bu katakulli girişime izin vermeyeceğini bile, bile o insanları savunmasız bir şekilde oraya gönderiyorsunuz.sonrada çıkan olaylardan İsrail;i sorumlu tutarak kendi suçunuzu başkalarının üzerine yıkıyorsunuz.ve sonuçta size inanan insanlar bedelini canlarıyla ödüyorlar.sonrada gelişen olaylar karşısında dönüp İsrail;den yaka silkiyorsunuz .sayın başbakan üstelik İsrailden yaka silkerken gerçekçi değilsiniz .mutlaka şirin göründüğünüz ve inandırdığınız gruplar var fakat siz size inanan ve beklentisi olan insanları da kandırıyorsunuz. Bir ülkenin başbakanı bir başka ülkeden yaka silkmez yaka silkmek çaresizliğin bir göstergesidir çaresiz misiniz?Gerçek de öylesiniz kaldı ki İsrail devletinden yaka silkecek en son kişi sizsiniz İsrail devletine ve Yahudi halkına yapmış olduğunuz hizmetlerinizden dolayı İsrail devletinin en üstün nişanesi olan İsrailin üstün hizmet ve cesaret madalyasını boynunuza taktınız. Gerçekte Filistin halkına değil İsrail'e hizmet ediyorsunuz belgesi boynunuzda takılı .şimdi bir taraftan İsrail halkına hizmet edeceksiniz hizmet ettiğiniz o halk tarafından boynunuza madalya takılacak ve dönüp yalandan yaka silkecek bağırıp çağıracaksınız.eğer gerçekten İsrail devletinden yaka silkiyorsan almış olduğun madalyayı geri ver de görelim. Ya da sus! Her şeyi bir tarafa koyacak olursak bir TC vatandaşı olarak ülkemin başbakanına yaka silkmeyi yakıştıramıyorum.
Merhaba arkadaşlar.
AKP nin son bir yıldır çöküşünü,oy kayıbını engelleme uğraşında olan BAŞBAKAN son çırpınışlarını,yapıyor.Bunu yaparkende çok tehlikeli işler yapmaya gözünü kırpmadan devam ediyor.Çünkü karşısında deyişimle birlikte tırmanışa geçen bir CHP nin olduğunu görüyor ve kaygılanıyor.Çünkü onun için olası bir CHP iktidarı nın kendisi ve gurubu için çok tehlikeli olacağını biliyor.Bu kaygılar da onu hataya zorluyor ve ülke için halk için tehlikeli içnden çıkılmaz işlere kalkışıyor.İşte DEMOKRATİK AÇILIM,FİLİSTİNE İNSANİ YARDIM gibi vs.Bunları yaparkende hiç bir uluslararası andlaşmaları,kuralları,insan hayatını hiçe sayıyor.Bunu iki şey için yapıyor birincisi iktidarda kalmak,ikincisi islam ülkelerine ve çoğunluğu müslüman olan türk halkına iyilik meleyi görünmedir.
Şimdi bu yaptığı tutarsızlıklara mualefet partilerinide ortak etmeye çalışıyor.Umarım bunlar o tuzağa düşmezler.
Geçen televiziyon ekranlarından bu konuları görüşmek için muhalefet liderlerini ben yürütmeninin başı olarak davet edeceyim diyor.Gelirler,gelmezler keyifleri bilir.Ya sayın BAŞBAKAN senin bu davranışın davetin cumhuriyet tarihinde hiç görülmüşmü?Benim bildiyim iktidar görüşeceyi,muhalefetle paylaşacağı birşey varsa o gider.Bu daveti ancak CUMHURBAŞKANI yapar.
Ayrıyeten sen yürütmenin başıyım diyorsun.
başbakan ne zaman yürütmenin başı oldu.Bize yürütmenin başı CUMHURBAŞKANI olduğunu ilkokulda öğrettiler.Zaten ANAYASANIN 7 İNCİ MADDESİ bunu çok açık belirtmiş.
MADDE 7--Yürütme yetkisi ve görevi CUMHURBAŞKANI VE BAKANLAR KURULU tarafından anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.Bu maddeyi hiç okumadınmı.
Ama ne yaparsan yap sayın BAŞBAKAN sonun kaçınılmazdır.Önümüzdeki seçimlerde CHP iktidarıda kaçınılmazdır.İlk işide DOKUNUNLMAZLIKLARI kaldıracak seni ve ekibini yüce divana çıkaracak.Bu millete tek tek hasap vereceyiniz gün çok yakındır.
Bir önceki yazımda hazırlanan anayasa değişikliği bir karşı Devrim girişimi olduğunu yazmıştım. Anayasa mahkemesinin iptal etmesiyle Türkiyeyi rahatlatacaktı,ancak olmadı .Anayasa mahkemesi bana göre siyasi bir karar vererek,halkoylamasına gidilerek hem ülkenin ekonomik kaynaklarını hoyratça harcattı hemde karşı devrimcilerin önünü alabildiğine açmış oldu.
Burada anlatmak istediğim karşı devrim girişimleri sadece A.K.P tarafından yapılmıyor. Bu girişimlerin başlangıcı DEMOKRAT partiyle başlayarak A.P-ANAP-DYPve 12 Eylül1980 Askeri darbesiyle adım adım günümüze geldi.
Şimdi hedefe son bir iki küçük adım kaldı bunları yapmak artık çok kolay zaten Türkiyede fiilen yaşanan tek adam rejimi meşrulaştırılacak.Çünki Demokratik laik cumhuriyetin kurumları birer, birer çökertilmiş yerlerine kendilerine bağlı bağımlı sözde kurumlar oluşturuluuor.
Artık ülkede bağımsız mahkemelerden söz edemeyiz bundan sonra gelen iktidarların mahkemeleri olacak yani hukuk devleti yerine kanun devleti olacak iktidarların çıkardığı kanunların evrensel hukuka uygunluğuna bakılmayacak mevcut hükümetin işine yarayıp yaramadığına bakacak.
Sonuç olarak bundan sonra hükümetlerin uygulamalarının kamu yararına aykırı olduğu iddiası ile dava açılamayacak. Yani hükümet şurasını satacağım dediyi kamuya ait hiçbir şey için dava açılamadığı gibi eleştiri bile yapılamayacak. Ne yazıkki Refera ndumu bir genel seçim havasına sokarak gerçeklerin halka anlatılması çok ustaca engellenerek moda deyimle yandaş basın ve medya asıl konu olan anayasa değişikliklerini tartiştıracaklarına magazinleştirerek gerçekleri
bilerek isteyerek sakladılar. Bir örnek vermek gerekirse,Yeni değişiklikle çalışanlara sendikal özgürlük getiriliyor diyerek sedikaları etkisizleştirmeyi özgürlük gibi sundular yandaş sarı sendikalar sesini çıkarmadığı gibi destek verdiler oysa sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engel olan üyelik müracaatinin noter kanalıyla yapıldığı ve başkaca Hiçbir meslek örgütüne girenler için böyle engel olmadığı bunu sadece işçi sendikalarına uygulandığını kimse söylemedi.
Aslında bu anayasa değişikliği Türkye nin siyasal yapısını değiştirecek yeni bir siyasi rejime geçmenin önündeki en önemli engelerin ortadan kaldırılmasıdır.Yani adım,adım karşı devrim harekatı hedefine ulaşıyor. Kapıtalıstlerin, döneklerin,hırsızların,işbirlikçilerin gidecekleri ve yeni efendiler bulacakları ülkeler var oysa yurt severlerin tek vatanı burasıdır.Onlar buralarda ölünceye kadar mücadele vereceklerdir.
Mustafa Kemal Atatürk dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük lideri öyle bir lider ki 3 farklı özelleği tek bir bireyde barındırmayı başarmış bir insan. Gerek devlet adamlığıyla,gerek generelliğiyle ve bu kadar görevin üstünde mütiş bir sanat adamı işte Atamız böyle bir liderdi.Atatürk hakkında bir kaç önemli özellikte bilmiyenler ve tekrar hatırlayıp böyle bir liderin bizim liderimiz oludğu için tekrar tekrar gururlanmak istiyenler için;
* Hiç yurtdısına cıkmadığını, butun liderlerin onu Turkiye de ziyarete geldiklerini,
* Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu,
* Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
* Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulur,
Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz oluruz dediğini,
* Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
"Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal´i görmek için neler vermezdim" dediğini,
* Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı :
"Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk´ tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" dediğini,
* Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı :
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"
* Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu,
* Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üsteğmen Kara Fatma olduğunu,
* `Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
* Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
* "Minber" adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini
* Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" ,
* Yıl 2005, Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk´ ü örnek alsın yeter" dediğini,
VE ATATÜRK :
Bütün bunları sadece ve sadece Türk milletinin LAİK, CUMHURİYETÇİ bir hayat sürebilmesi için yaptığını herşeyinin sadece Türkiye olduğunu şu sözleriyle dile getirmiştir; "Benim naciz vücüdum elbet bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet paidar kalacaktır."İşte böyle bir lider için onu sadece bu günlerde değil hergün, her şu vatan toprağına baktığımızda saygıyla anıyoruz.Seni hatırlamak, tıpkı hergün olduğu gibi; seni yaşatmak, tıpkı bütün bir ömür yapacağamız gibi...
Minnettarız..
14.11.2011
ARAP DÜNYASINDAKİ GELİŞMELER VE MODEL ÜLKE TÜRKİYE
Siyasal akıl çağına geri dönen Arap dünyası zembereğinden boşalmaya başladı, önce Tunus’ta, mısırda, yemende şimdi de Suriye'de 25-30 yıllık diktatörler defolup gittiler diğer Arap ülkelerinde de bu tür gelişmelerin yaşanacağı kuvvetle muhtemeldir. Arap tarihi öyle görünmemesine rağmen hiçte durağan değildir. Daha bir önem ve dikkat gerektirecek olan bundan sonraki süreç için çok şey söylenebilir olsa da bu süreci küçümsemek halkın bu isyanını basite indirgemekte yanlış olur.
Fidel Castro, Mısır’daki gelişmelerle ilgili olarak şöyle diyor; “Halk, ABD’nin Arap ülkelerinin bağrındaki en azılı müttefikini yerle bir etti. Filistinlilerin düşmanı İsrail’in suç ortağı dünyanın 6. Nükleer gücü ve NATO’nun savaşçı grubunun ortağı ABD’nin yardımını silahlanmaya adamış Mübarek rejimini halk ABD’ye rağmen yerle bir etti.
Ancak oradaki sular biraz geç durulacağa benziyor. Yerel diktatörler kovulduktan sonra bölgede kukla yönetimler oluşturularak doğal kaynaklar emperyalist güçler tarafından daha kolay sömürülecek.
Asıl yanlış bazı yazar-çizer takımının bizim ülkemizi Araplara örnek olarak sunması; işin doğrusu bakıyoruz bu haliyle örnek alınacak bir durumda değiliz.
Ancak Atatürk Türkiye’sini model olarak alalım diyen yok. Laiklik karşıtı odak olmuş AKP Türkiye’si model gösteriliyor. Ama Arap dostlarımıza hatırlatmakta fayda var 10 yıllık AKP iktidarı döneminde neler yaşanmış bir bakalım.
Yazılmamış kitapların suç sayıldığı, gazete patronlarının yazar kovdurulduğu, ayak kalkmayanların hapse atıldığı, hırsızlık dosyasının kapağını açan savcıların sürüldüğü, yargının iktidara bağlandığını, insanların yatak odalarına kamera sokulduğu, on binlerce insanların telefonlarının dinlendiği bir ülkeyi modern alacaklarsa onların bileceği bir iş…
Ordu ve yargıyı nasıl hallettiklerini; halka sürekli din, iman pompalayıp halkı afyonlayarak kutsal bir dokunulmazlık kazandıklarını Türkiye değil tüm dünya gördü.
Hâkimiyet milletin değil Allah’ındır diyerek, hâkimiyeti padişahlar gibi Allah’tan devralarak astığı astık kestiği kestik bir güç oluşturdular. Özellikle amaçlarına ulaşmak için “soygunlar dahil “her şeyi din adına yapıldığına halka inandırdılar” deniz feneri “gibi.
Hırsızlıklar meşrulaştırıldı. Ancak bunları yapmak için önce halkı cahilleştirmek gerekiyor. Bunun yöntemi de kuran kursları, imam hatip ve cemaat okullarından geçiyor. İşte bu günün AKP Türkiye'sinin başlıca marifetleri. Model alıp almamak Arap dostların bileceği iştir.
Rüşvet ve hırsızlıkta Avrupa birincisi,
Sudan Bangladeş gibi devletlerden sonra dünya dördüncüsü,
trafik kazalarında Avrupa birincisi Dünya dördüncüsü,
İşsizlikte dünyadaki 221 devlet arasında ilk altıncı sırada,
500 milyar dolar iç ve dış borçla Tüm dünya ülkeleri arasında başa güreşiyoruz,
Basın özgürlüğünde Avrupa sonuncusu,
Başta cumhurbaşkanı, başbakan olmak üzere mecliste suç dosyası bulunan 167 AKP milletvekili ile emsali olmayan dünya ilkelliği,
Kömür, erzak paketi ve bu gibi gıda demokrasisinde dünya birinciliğini göğüslüyor,
Bu haliyle mısırlı mübarek’e “halkın sesine kulak ver ey fani “biçiminde destur çekeceksin, diğer tarafta Ankara’da isteklerini duyurmak için sokağa çıkan memurlara işçilere ve öğrencilere biber gazı ve tazyikli su ile saldırtacaksın, ağzını açan öğrenciyi okuldan attıracaksın, hapse koyacaksın ve coplatacaksın. Hoca efendinin lafını eden yazarı- çizeri, gazeteciyi Ergenekoncu diye Silivri'ye göndereceksin;
Mollanın ordusu adıyla basılması düşünülen kitabı taslak halindeyken matbaalardan toplayıp, yasaklayarak tüm çağdaş dünyaya Türkiye’yi rezil edeceksin.
Bu halinle de sıkılmadan Türkiye’yi Araplara model olarak sunacaksın.
İşte Türkiye'den manzaralar örnek alıp almamak Arap dostların taktirine kalmış.
Özdemir Köroğlu
Avrupa ve Amerika'da 19. yüzyıl boyunca çok kötü çalışma koşulları içinde çalışan işçiler, yaşadıkları koşulları değiştirmek üzere bir çok grev ve direniş gerçekleştirdiler. Amerikan ekonomisinin 1860'lı yıllardan itibaren büyük sorunlar içine girmesiyle işverenler 1874 yılında dört eyalette birden ücretlerin düşürülmesine karar verdiler.
İşçiler bu karar karşı direndi. 13 Ocak 1874 günü düzenledikleri kitlesel bir toplantı, polis tarafından bastırıldı. Pek çok işçi yaralandı ve tutuklandı.
Kısa bir süre sonra Pensilvanya'da kömür işçileri de harekete geçti. Direniş kanlı bir biçimde kırıldı, 10 işçi lideri asıldı, 14'ü zindanlara atıldı.
Bu arada Amerikan işçi sınıfının kanı pahasına sürdürdüğü direniş sürerken işverenlerin baskısı da yoğunlaşıyordu.
1877 yılında bütün baskılara rağmen 8 saatlik işgünü isteyen ve ücretlerinin düşürülmesini protesto eden işçiler eylemlerini doruğa ulaştırdı. Bu eylemlerde demiryolu işçileri 12 ölü verdi. 1877 direnişi de kanlı biçimde sona erdi. Ama işçi sınıfı örgütlenmesini sürdürdü.
1 Mayıs 1886 günü Amerikan işçileri genel greve çıktı. 80 bin işçi sekiz saatlik işgünü için direnişe geçti. 3 Mayıs'ta Şikago'da direnişçi işçilerin üzerine ateş açıldı. Yüzlerce işçi çoluk çocuk demeden vuruldu, bir çoğu hapse atıldı.
Olayı protesto eden işçiler, ertesi gün yeniden alanlardaydı. Kalabalık dağılırken bir kışkırtıcının attığı bomba ortalığı karıştırdı. Bunun üzerine polisler gösterilere katılanlara karşı silah kullandı. Olaylar sonunda dört işçi önderi idam edildi.
1888 Aralığında toplanan Amerikan İşçi Federasyonu 8 saatlik işgünü elde edilinceye kadar, her yıl 1 Mayıs'ta kitle gösterileri düzenleme kararı aldı. Aynı aylarda birbirinden habersiz olarak Fransız ve Belçika İşçi Sendikaları Konfederasyonları sekiz saatlik işgünü için mücadele kararı alıyordu.
14-21 Temmuz 1889'da Paris kongresi ile kuruluşu gerçekleştirilen 2. Enternasyonal, 1 Mayıs'ı işçi sınıfının uluslararası birlik ve dayanışma günü ilan etti.
1890 yılından sonra 1 Mayıs'lar bütün ülkelerde uluslararası işçi bayramı olarak kutlanmaya başlandı.
Bir çok ülkede 1 Mayıs tatil günü olarak kabul edildi. 1919 yılında Uluslar arası Çalışma Örgütü'nün (ILO) kuruluş kongresinde 8 saatlik işgünü karara bağlandı.
Bugün dünyanın hemen hemen her ülkesinde 1 Mayıs'lar artan bir coşku ve heyecan ile kutlanıyor.
Ve yine bugün tüm dünyada aralarında Türkiye'nin de bulunduğu birkaç ülke dışında, 1 Mayıs yasal olarak "İşçi Bayramı"dır ve genel tatildir.
ÜLKEMİZDE 1 MAYIS KUTLAMALARI
Ülkemizde ilk 1 Mayıs kutlamalarına 1906 yılında yapıldı. 1 Mayıs son yıllara kadar hemen hemen her dönem "komünistlik"le eş anlamlı görüldü ve çoğunlukla yasaklandı veya olaylı geçti. Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk 1 Mayıs, II. Meşrutiyet'in ilanından bir yıl sonra, 1909'da Üsküp'te Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla kutlandı. 1910'da 1 Mayıs, Selanik ve başta birkaç Rumeli şehrinde kutlandı. 1911'de ise, Üsküp, Selanik, İstanbul Edirne ve Trakya şehirlerinde kutlandı. Selanik'teki gösteriye 14'ten fazla sendika, Yahudi, Bulgar, Yunanlı ve Türk işçiler katıldı. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bıraktı. 1912 yıllarında 1 Mayıs'ın daha geniş katılımlarla kutlandı. 1920, 1921, 1922 ve 1924 yıllarında İstanbul ve değişik bölgelerimizde de 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.
1 Mayıs 1925 yılındaki kutlamaların ardından, ülkemizdeki sendikalar yoğun bir baskıyla karşı karşıya kaldılar. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile 1 Mayıs Bahar bayramı olarak ilan edildi. İkinci dünya savaşı sonuna kadar ki yıllarda her 1 Mayıs'ta ülkede olaylar olacak gibi bir kaos yaratıldı ve işçiler üzerinde baskılar yoğunlaştırıldı.
İkinci dünya savaşından sonra ülkemizde sendikacılık hareketinin yeniden gelişmesi ve özellikle Uluslararası sendikacılık hareketi ile tanışmasıyla birlikte, 1 Mayıs'ın işçi sınıfının birlik ve Uluslararası dayanışma günü olduğu anlaşılmaya başlandı.
1960'lı yıllarda işçi sınıfı çeşitli nedenlerle bölünmüş durumdaydı. 1967 yılında DİSK kuruldu. 1976 yılında DİSK'in öncülüğünde 1 Mayıs İstanbul Taksim meydanında yüzbinlerin katılımı ile kutlandı. Bu kutlamadan, İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma bilincinin ulaştığı boyutlardan rahatsız olan sermaye çevreleri 1 Mayıs 1977 yılı 1 Mayısında artık "1 Mayıs Alanı" olarak anılmaya başlayan Taksim Meydanın'da, yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamayı kana buladılar. İşçi sınıfı düşmanlarının saldırıları sonunda 37 şehit verildi. Bu katliama karşı işçi sınıfımız 1978 1 Mayıs'ın da yine 1 Mayıs Alanındaydı. Daha sonra, sıkıyönetim ve ağır baskılar altında 1 Mayıs çeşitli illerde yığınsal olarak kutlandı. 12 Eylül öncesi son 1 Mayıs kutlaması Mersin'deydi. 12 Eylül sonrası tüm yasak ve engellemelere rağmen 1 Mayıs değişik illerde değişik etkinliklerle kutlandı. 1992 yılında ise TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK 1 Mayıs'ı alanlarda birlikte coşkuyla kutlandı.
1 Mayıs'ın "Komünist bayramı" olduğunun ileri sürenler, ya gerçekleri bilmemektedir ya da patronların yani sermayenin bizi bölme çabalarına bilinçsiz yada bilinçli olarak alet olmaktadırlar. Çünkü 1 MAYIS Türkiye'nin ve dünya işçi sınıfının birlik ve uluslararası dayanışma günüdür.
Kadınsız Devrim Olmaz
Bugün Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutlarken yobaz zihniyet ve kapitalist sistemde hala kadın olmanın zor olduğu bir okadarda sorun olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
İş hayatında kadın işçiler erkek işçilere göre birkat daha ezilir , ev hayatlarında düzen hiçte farklı değildir, Kadınların omuzlarına yüklenen sorumluluk insanın sömürüsüne dayanan bu kapitalist dünya sisteminde o kadar ağırki. Bunu anlamak için toplumun kadın üzerindeki bakış açısını irdelemek yeterli olacaktır.
Kadının üzerindeki baskının ilk olarak aile içinde başladığını ve ayrımcılığın iliklerimize kadar işlediği aşikardır Kadın doğar doğmaz bu ayrıma maruz kalır. Atasözlerine bile bu ayrım damgasını vurmuştur. Erkek Adamın Erkek oğlu olur. Ergenlik dönemine kadar ailesinden ve çevresinden etkilenerek büyüyen kız çocukları, hayatla ilgili tercihlerini de bu doğrultuda yapar yada yapmak zorunda kalır. Bu döneme gelinceye kadar kız çocuklarının büyük bir kısmı topluma ve ailesinin kurallarına karşı çıktığı için tonlarca dayak yer ,horlanır Kız çocukları anneleri ve babaları tarafından toplumsal yaşama uygun böyle yetiştirilirler. Boş kurtuluş hayeleri ile yola çıkmış kadınlar bu baskılardan kurtulmanın tek yolunu genellikle evlenmek veya üniversite okuyabilmekte ararlar oysa ne evlilik kapısının nede Üniversite kapısının kadınlar için kurtuluş kapısı olmadığını hayat acı bir gerçekle kanıtlar.
"Hak verilmez alınır" diye çok yerinde bir söz vardır .Evet artık Kadınların içi boş hayallerin peşinden koşmak yerine bilinçlenmeye haklarını aramak için mücadeleye zaman kaybetmeden siyasi arenada yer almaya artık başlaması gerekiyor.
Mücadeleye atılmak için sağlam temellere ayak basmak çok önemlidir. Bunun için işçi ve emekçi sınıfımızın tarihini iyi bilmek gerekir. Örneğin tarihin dönüm noktalarından biri olan 1917 Ekim Devrimi, birçok sorunda olduğu gibi kadın sorunu konusunda da büyük adımlar atmıştır. Kadın kapitalist sistemde işçi bile olsa, kocasından farklı olarak işten geri kalan zamanını ev işlerine ve çocuk bakımına ayırmak zorunda bırakılır. Erkekler bu işleri kadın işleri olarak görürler ve çoğu kez sanki kendisine bahşedilmiş bir hakmış gibi davranarak kadına yardımcı olmazlar. Ayrıca kadın emeği erkek emeğine göre bir kat daha fazla sömürülür. Böyle bir yaşamda kadının tek kurtuluş yolu, asırlardır sırtına yüklenen baskıyı ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmak için kapitalizme karşı savaş bayrağını açmaktan geçmektedir. Unutmamak gerekir ki,
Lenin in dediği gibi "Kadınsız Devrim Olmaz, Kadın Devrim Yapmadan Kurtulamaz" tüm emekçi kadınlarımızın "DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ"nü kutlarım.
Engin ŞENLİK
TÜRBANLI EĞİTİM
“Dervişin fikri neyse ,zikri de odur” derler doğrudur.Çünkü,aforizmalar tecrübe ve denenmişliğin ürünüdür.Kendisini, meşhur intihal olayı ve “Türkiye cumhuriyetinin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkeleri,laiklik,cumhuriyet,milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini,daha çok katılımcı,daha ademi merkezi bir müslüman yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” gibi düşüncelerinden tanıdığımız zat ı muhterem, milli eğitim bakanı olunca,vekil yeminine rağmen,düşüncesinin değişmediğini,kendisinin de demokrasiyi ,amaca giden yolda binilen tren olarak gördüğünü, bakanlığındaki icraatlarıyla gösterdi. Bulduğu pratik çözümle, eğitimin köküne kibrit suyu döküp,bilim ve medeniyete giden yola barikat kurdu.Nasıl mı? 4+4+4 formülüyle.
Bunun için,eğitim sistemin başına türban geçirmek anlamına gelen ve, 4+4+4 diye tanımlanan yasa görüşülürken, iktidar partili vekiller işgal ettikleri kürsüyü cansiperane savunup,itiraz eden muhalefeti döve ,döve sindirmeye çalışıp, meclisteki sayısal çoğunluğun avantajıyla yasa tasarısını onaylamıştır. 4+4+4 formülü ile ne yapılmak isteniyor sorusuna verebileceğimiz en doğru cevap ise; 4+4+4=imam hatip + türban + dinci gençlik formülünün yasalaşması olur.Çünkü;bu yasanın çıkmasıyla laik eğitim sistemini revize edip, müspet bilimden uzaklaşarak , eğitimde medrese anlayışı hakim kılınmış olup,medrese nizamına geçişin ise, yolu açılmıştır.
Yaşadığımız coğrafyanın özellikle doğu ve güney doğusunda hakim olan feodal zihniyet kız çocuklarının okula gönderilmesini reddettiği için bu bölgelerde okuma,yazma oranı çok düşüktü.Devlet yıllarca bu gerici direnci kırmak için uğraş verdi. ADD,ÇYD gibi kuruluşların da katkılarıyla yürütülen kampanyalarla muhafazakar direnç kırılıp,ciddi mesafe alınmıştı.Bu başarıda 12 yıllık ilk öğrenim uygulaması önemli rol oynamıştı. Bu bakımdan 4+4+4 formülü önemlidir,çünkü bu uygulama ile eğitim birliği parçalanarak, çağdışı ritüellerin yeniden sosyal hayatta önem kazanmaları sağlanmıştır.
Yine bu uygulama ile kardelenlerin yerini büyük bir ihtimalle çocuk gelinlerin alması kaçınılmazdır,zira orta öğrenimde ,öğrencilerin evlenme yasağının kaldırılması ile bu olasılığın gerçekleşmesine destek olunmuş,medeni kanun ihlal edilmiştir.Yakın zamanda evlenen öğrencilerden üç çocuk yapmaları istenirse şaşmamak gerekir.Asıl tehlike ise;rafa kaldırılmak istenen laik eğitim sistemi yerine monte edilmeye çalışılan ucube eğitim sistemi ile, dinci ve kinci gençliğin yetişmesinin koşullarının oluşmasıdır.
Yasal düzenlemenin getirileri bununla da sınırlı değil;yıllarca tartışma ve polemik konusu olan,İHL ve eğitimde türban gibi meseleler tümden halledilerek,normal okul statüsündeki okullar, işlevsel olarak İHL türevi eğitim yapan öğrenim kurumlarına dönüştürülmüştür. Bu arada yasa tasarısı mecliste görüşülürken,hiçbir konuda bir araya gelemeyen muhalefet partilerinin (mhp ve bdp),fırsattan istifade yasayı kendi düşünceleri doğrultusunda takviye etme gayretleri,siyasi etik , samimiyetsizlik ve riyakarlığı gösterme açısından ,utanılacak boyuttaydı.
Şimdi her okul imam hatip.Orta öğretimin 12 yıla çıkmasıyla imam hatiplerin orta kısmının kapatılmasını hazmedemeyen muktedirler,4+4+4 modelinin yasalaşmasıyla durumdan son derece memnun olduklarını gizlemiyorlar.Zira,dindar ve kindar militan gençliğin yetişmesi için en önemli adım atılmıştır.Bu aşamaya gelinceye kadar strateji kusursuz uygulandı,the imamı tebrik etmek lazım,son düzlükteler.Demokrasinin dinamikleri ise hâlâ ortak mücadele platformu oluşturamadılar ve komşu ülkelerin baharlarından bile etkilenmeden uyuyorlar,uyandıklarında ise beklide karanlık basmış olacak ,o zaman iyi geceler dileriz.Ne demiş bilgeler:”Organize olmuş azınlıklar,organize olmamış çoğunluklara hükmeder” Belki de yeni prometus gelene kadar beklemek gerekecek.
Öner Şenlik









.jpg)

























SEVGİLİ okuyucularım, Fransa Meclisi Ermeni tasarısını kabul etti…Ve Türkiye’de yine acayip, inanılmaz bir cazgırlık başlatıldı. Çığlıklar atılıyor, feryatlar arşa yükseliyor, eyvah şimdi biz ne yapacağız edebiyatı sürüp gidiyor.
Sayın ve muhterem hükümetimiz bu gibi konularda çok ciddi (!) olduğundan, karşı önlemleri derhal alıyor. Bunlar dün açıklandı!
Paris’teki büyükelçimizi geri çağırdık! (Hiç kuşkunuz olmasın, bir süre sonra Paris’e dönecektir!)
Fransa ile askeri ve ekonomik görüşmeleri bitirdik! (İşin uzmanları, Fransa ile aramızda ciddi bir askeri ve ekonomik görüşme olmadığını belirtiyor.)
Ortak tatbikatlar iptal edildi! (Ortak tatbikat falan yoktu.)
Fransa ile hiçbir konuda işbirliği yapılmayacak! (Zaten işbirliğimiz yoktu.)
Bunlar Türk medyasına sızdırılan, AKP iktidarının yenilgisini örtbas etmek için pompalanan masallar.
Bugüne kadar 20 ülke bizim “Soykırım (!)” yaptığımızı resmen, kendi meclislerinin kararlarıyla kabul etti.
Peki ama hangisiyle ilişkilerimiz kesik?
Kimse bize hikaye anlatmasın, kandırmaya kalkışmasın.
***
Ayrıca Tayyip dün konuştu ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’i çok fena uyardı:
“Siz de Cezayir’de soykırım yapmıştınız. Bilmiyorsan babana sor!”
Sonra devam etti:
“Senin deden de Osmanlı’ya sığınmıştı!”
Babasından girdi, dedesinden çıktı!…
Ve en sonunda Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa kralı Fransuva’ya taa 1526 yılında gönderdiği mektubu okudu!
Her şey alaturka, arabesk.
Sarkozy bu muhteşem uyarılardan sonra herhalde ne yapacağını şaşırmıştır!
***
Bizim Ermeni olayları konusundaki tavrımız belli. Tarihin gerçekleri de ortada. Birinci Dünya Savaşı sürerken Türk ordusu Doğu Anadolu ve Kafkas cephesinde Rus ordularıyla savaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Osmanlı uyruklu yüzbinlerce Ermeni, savaşta Rus ordusuna katılıyor.
Bazıları ise çeteler kurup aynı işi yapıyor.
Bunlar Türk ve Kürt köylerini basıyor, insanları diri diri yakıyor…
Van, Muş, Bitlis gibi illerimizi (Ruslar değil) Ermeniler ele geçirip Rusya’ya veriyor. Van’da Ermeni bayrağı dalgalanıyor.
Ülkenin dört bir yanında Ermeni isyanları çıkıyor. Başkent İstanbul dahil. Okulları, evleri ve özellikle kiliseleri silah deposu.
Ermeniler, Mehmetçiği arkadan vuruyor.
İşte bu nedenlerle, savaş bölgesindeki Ermeniler için 1915 yılında tehcir-topluca sürgün kararı alınıyor ve bunlar kafileler halinde, o zaman Osmanlı toprağı olan Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkelere gönderiliyor.
Yolda hastalıklar var, soygunlar var, çeteler var, elbette birileri ölüyor. Ermenileri soyanlardan bazıları Osmanlı hükümeti tarafından yakalanıp idam ediliyor.
Kaç kişinin öldüğü bilinmiyor.
Ama tehcir olayında asla soykırım yok. Asla katliam yok.
Ermeniler ve soykırım var diyenler yalan söylüyor.
***
Şimdi Fransız Parlamentosu bir karar aldı diye kıyameti koparıyoruz! Alsınlar, ne olur!
Dünyanın sonu mu gelir? Başımıza taş mı yağar?
Türkiye küçük mü düşer?
Bundan önce aynı parlamento, bu yılın ocak ayında da aynı doğrultuda bir karar almıştı. Ne oldu?
Daha önce tam 20 ülkenin yasama meclisleri de aynı kararı almıştı.
Ne oldu, ne değişti?
Şimdi koparılan yaygaranın nedenini size bir kez daha anımsatayım:
AKP hükümeti, Fransa’ya bu konuda söz geçiremedi. Heyetler gönderildi, resmi temaslar yapıldı, çeşitli konularda şantaj ve blöf yapıldı, restler çekildi ama değişen bir şey olmadı.
Daha da acı ve vahim olanı şuydu:
Sarkozy’in bizim Abdullah Gül’ün telefonuna çıkmadığını bizzat Çankaya Köşkünün yetkilileri açıkladı.
Türkiye işte bu telefon olayı ile küçük düşürüldü. Yanacaksak ona yanalım!
***
Şimdi benim endişem nedir biliyor musunuz! Sarkozy günün birinde bir açıklama yapıp Tayyip’e hitaben –kendi mantığı doğrultusunda- şöyle derse ne yaparız:
“Bak Tayyip, sen bana Cezayir’i anımsatıp eğer bilmiyorsam babama sormamı istiyorsun. İyi ama senin ülkende Atatürk döneminde, Dersim isyanı çıkmıştı. Sen daha birkaç hafta önce o isyanda askerler tarafından öldürülenlerin ailelerinden ve kendi milletinden özür dilemedin mi? Orada olanları bir katliam olarak tanımlamadın mı? Dersim’de özür diliyorsun, Ermeni olayında aynı şeyi yapmıyorsun!”
Evet, karşısına o iki olayı kıyaslayan böyle bir zırva ile çıkarsa, Tayyip’in söyleyeceği bir söz kalmaz.
Sevgili okuyucularım, bu işler böyle tantana yaparak, yaygara kopararak, tehdit ederek, saçma sapan ve hiç yapamayacağın konularda rest çekerek çözümlenmez.
Cezayir mi diyorsun kardeşim!..O halde getir bir öneri TBMM’ye, biz de bir yasa çıkarıp Fransa’nın Cezayir soykırımını resmen tanıyalım.
Önlem almaktan mı söz ediyorsun kardeşim!..O halde ilk yapacağın iş, Türkiye’den Fransa’ya düzenlenen turistik turları, bizim turistler tarafından Fransa’ya para yağdırma turlarını yasakla!
Bunları yapabilir misin? Yapamazsın!
O halde ne yapacaksın? Herhalde örneğin Türkiye’de araç üretimi yapan Fransa’nın Reno fabrikalarını kapatacak halin yok.
Öteki Fransız şirketlerine de dokunamazsın.
Oralarda bizim onbinlerce insanımız çalışıyor. Sıkarsa bir dokun!
Haaa, o zaman işte böyle olmayacak laflarla, ‘Babana sor’ gibi anlamsız sözlerle Türk milletinin karşısına çıkıp, yenilgini örtbas etmeye kalkışırsın.
***
Emin Çölaşan’ın notu:
1- Bunlar yaşanırken Meclis’te sabaha karşı ilgisiz bir konu görüşülüyordu. Hükümet, araya bir önerge sokuşturdu. Milletvekillerinin emekli maaşlarına zam yapılmasını öngören önergeyi tüm partiler imzaladı ve anında kabul edildi. En düşük emekli milletvekili maaşı böylece 7.500 Törkiş lira oldu. Hayrını görsünler, güle güle harcasınlar!
2- Çankaya’daki AKP’li iki ilginç atama yaptı. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na yönetici olarak Fethullah’ın Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne ile geçmişte TSK’dan irtica nedeniyle atılan İskender Pala’yı seçti! Bula bula bunları bulmuş!
Ayıptır, ayıp.
Acaba bizimle dalga mı geçiyor?
ABD’de yaşıyor ve Türkiye’ye gelmeyi reddediyor olmasaydı, belki doğrudan Fethullah’ı seçerdi!
Emin Çölaşan
24 Aralık 2011